Türkçe
Uzaklardan Bir Atış
Buz veya Su ile ilgili bir Element Tepkimesi tetiklediğinde, 15sn boyunca kuşanan karakterin Saldırısı %20 artar ve gruptaki diğer üyeler için 6 Element Enerjisi yenilenir. Bu etki her 16 saniyede bir tetiklenebilir.
Kullanan Karakterler — Mızrak
Hikâye
"Daha kuvvetli mızrakları sorarsan... Elbette var." Monomakh bir keresinde, bir Feyin bile hayal etmekte zorlanacağı kadar amansız geçen eğitimlerin arasındaki bir molada bu konuyu ustasına sormuştu. O vakitler genç adam beyaz kabuklu bir huş ağacı kadar inceydi, son sıcaklık kırıntısını da yitirmiş bir ocağın sönük küllerini andırıyordu. Buzun üstünde can havliyle soluklanıyordu, ancak berrak gözleri savaş sanatlarının zirvesine ulaşma hasretiyle soğuk bir ışıltı saçıyordu. Onun genç, çelimsiz ama inatçı bedenine bakan karların kızıl prensesi, sessizce eğildi, Ve tuhaf bir şekilde, altın şehrin harabelerinden sağ çıkmış o soğuk gözlerde, ince bir hasretin izi gizliydi. "Bir zamanlar kayıp altın şehirde, Göklerin Efendisi'ni bile gökten indirebilecek bir mızrak görmüştüm..." "Ben... Bunu yapabileceğimi sanmıyorum." dedi masum ve içten genç, kısık ve çekingen bir sesle. "Tabii ki yapamazsın. Daha beni bile yenemiyorsun," diye karşılık verdi prenses. "Sen bu dünyada daha kuvvetli mızraklar var mı diye sordun, onları öğrenip öğrenemeyeceğini değil." "Ben de bir zamanlar, uçsuz bucaksız buzlu düzlükleri delip geçecek ve sel gibi akan iblis ordularını ezip toza çevirecek kudrette bir mızrak darbesi görmüştüm." "Yaydan fırlayan bir ok misali, göz açıp kapayıncaya dek sayısız dağı ve nehri delip geçti." "Bunu yapmayı öğrenmek istiyorum," dedi saf ve dürüst genç, onca bitkinliğine rağmen heyecanla ayağa fırlayarak. "Böylece daha fazlasını koruyabile- Aaah!" "Önce duruşunu sağlamlaştır ufaklık." Karların kızıl prensesi derin bir iç çekti ve anlamını yitirmiş o geçmişten bir daha hiç söz etmedi. Yıllar akıp gidecek, geçmişin öğretilerindeki o sıcaklığı donduracak ve savaş alevleri uzak kuzeyin yaban topraklarını kasıp kavuracaktı. Çatışmaların kanlı deryasında, kral olmaya ant içmiş Monomakh, mızrak becerilerini bilemeyi sürdürecekti. Daha öteye, daha da öteye, çok daha öteye... Fırlattığı mızrak, gümüş bir yıldız misali yere inene dek... Merhametin yoluna dikilen tüm düşmanları yerle yeksan ederek. Donuk gölün derinliklerinde gizlenen Su İfritini delip geçsin! Sık ormanların kuytu açıklıklarında iz süren boğayı delip geçsin! Dağ kadar kudretli o devasa canavarı dahi delip geçsin! Geçmiş bir çağda sayısız Feyi katleden Kanlı Knezna'nın ona öğrettiği yüce mızrak sanatı, işte buydu. Kendi yoluyla ondan bizzat eğitimini aldığı sanat arasında birtakım yol ayrımları mevcuttu elbet, yine de bunun hiçbir önemi yoktu. Kutsal, kutsal, kutsal! Kutsaldır İmparatorumuz Monomakh; sayısız kışın yenilmez fatihi, en haşmetli ve en merhametli babamız! Feyler ve ölümlü insanlar, Soluk Yıldız'ın tahtı huzurunda secdeye varıp boyun eğdiler ve uçsuz bucaksız kuzey diyarlarını birleştiren krala hep bir ağızdan methiyeler düzdüler. Ne var ki hepsine sevgi adına hükmeden tanrının yüreği, giderek daha derin bir çıkmaza sürükleniyordu. Savaş hünerleri emsalsizdi; buzulları paramparça edecek, azgın denizleri yarıp geçecek bir kuvvete sahipti. Fakat ustasının bahsettiği o efsaneyi, bir anda sayısız engin kar ovasını delip geçen o mızrak atışını asla tekrar yapamadı. Tüm gücüyle mızrağını yaydan boşalan bir ok misali fırlatsa da Snezhnaya'nın ancak yarısını katedebiliyordu... "Şüphesiz," diye geçirdi içinden Monomakh, "bunun tek nedeni henüz yeterince kuvvetli olmamam. Ustam asla yalan söylemezdi." Binlerce kış gelip geçmiş, karla örtülü diyar kükreyen dişlilere ve erimiş çeliğe kucak açmıştı. Yiğit ve bilge ihtiyar imparator, alev alev yanan atölyeye bizzat teşrif ederek eşi benzeri görülmemiş bu silahların yeni başlayan seri üretimini yerinde izledi. Çelik ve Saf Buz'dan dövülmüş, zanaatkarların "misket tüfeği" adını verdiği bu icatları seyrederken, Majesteleri İmparator Monomakh; o en tavizsiz, en merhametli, en bilge hükümdar, uzun bir sessizliğe gömüldü... Ah. Doğru. Usta hiç altın şehrin "mızraklarının" fırlatıldığını söylememişti, öyle değil mi?