İpeksi Ayın Serenadı
Eserler

İpeksi Ayın Serenadı

Nadirlik 5

Set Bonusları

2

2 Parça

+%20 Enerji Yüklemesi.

4

4 Parça

Element Hasarı verildiğinde 8sn boyunca Ay Parıltısı: Adanmışlık etkisi kazanılır: Ay Sembolü İlk Parıltı/Yükselen Parıltı olduğunda tüm grup üyelerinin Element Ustalığı 60/120 artar. Bu etki, kuşanan karakter savaş alanında olmasa da tetiklenebilir. Tüm grup üyelerinin Ay Tepkimesi Hasarı, üyelerin sahip olduğu farklı her Ay Parıltısı etkisi için %10 artar. Ay Parıltısı etkileri birikmez.

Türkçe

Alanlar

Parçalar

Seyyahın Kristal Gözyaşı

Seyyahın Kristal Gözyaşı

Yaşam Çiçeği

Soğuk rüzgarların güzelliğini ebediyen muhafaza ettiği söylenen saf bir çiçek.

Hikâye

Altın diyar çoktan düşmüş olsa bile donuk ışığın hâlâ parladığı ve gümüş aynanın henüz kırılmadığı bir zaman vardı. Şanlı altın kule, incir ağacı gibi bir gecede düşüverdi. Dondurucu kuzey ovası boyunca, kutsal şehirden kadim başkente kadar, hayata dair en ufak bir iz taşıyan tüm şehirler koyu mavi kristal çiviler tarafından yok edildi. Bir zamanlar yüceltilen havari ve tanrıların ilk ulağı felakette ortadan kayboldu. O zamanlar şehirlerden uzakta olup kurtulanlar, yalnızca dondurucu rüzgar ve karların arasında hayata tutunabiliyorlardı. Sığınabilecekleri bir yer kalmamıştı, ıssız karanlığın içinde nihai sonlarını beklediler. Sonraki nesillerin dualarında bahsedilen büyük yok oluş buydu. Altın çağın bereketi toza döndü, tanrılar ise sessiz kaldı. Ne haykırışlara ne lanetlere ne de serzenişlere kulak verdiler. O çaresiz, uzun gecede göklerin hükümdarlarından yalnızca bir tanesi ölümlülerin acısı için gözyaşı döktü. Bu, dünyayla aynı kökten gelen semavi bir varlık, aynı zamanda göklerdeki savaş arabasının ve ışığın kraliçesi olan Donuk Ayın hanımıydı. Merhametinden ve daha derinden gelen, dile getirmediği bir dileğinden dolayı hayatta kalanların dualarına kulak verdi. Efsaneye göre parlak gümüşten iplikler eğirip, yerinden edilmiş kimselere dondurucu ovalarda rehberlik etmiş. Özlemle dolu gözyaşları, uzak kuzeyin donuk topraklarına düşmüş ve buzlu rüzgarların arasında sonsuza dek var olacak zambaklara dönüşmüş. Hyperborea'nın gururlu nesli bu yüzden kendilerini "Donuk Ayın Çocukları" diye adlandırıyor. Baştaki amaçları fark etmeksizin onlara yeniden yaşam bahşeden tanrıyı onurlandırıyorlar.

Kutsanmışların Ari Tüyü

Kutsanmışların Ari Tüyü

Ölüm Tüyü

İlk Ay İlahicisinin bizzat dövdüğü söylenilen eşsiz bir tüylü aksesuar.

Hikâye

Donuk ışığın gümüş bir ayna misali paramparça olduğu ama yeni ayın henüz yükselmediği bir dönemdi. Bu hikaye, doğuştan kusurlu olan ve kutsanmaya layık görülmeyen iki kız kardeşin hikayesi. Yabancılar için asude bir mabet olan ay ışığının altında kırılgan ruhlar tek bir nefesi paylaşıyordu. Sevinçle dolu olması gereken acılı anlarında birbirlerine sokulup, biraz olsun sıcaklık hissetmeye çalışıyorlardı. Ebeveynlerini hiç tanımamışlardı, ormanın içinden esen rüzgarın fısıltılarını da duymamışlardı. Varları yokları büyükanneleriydi, dünyayı yalnızca soluk bir hikaye kitabından gördükleri kadarıyla biliyorlardı. Kitabın yıpranmış ve sararmış sayfaları, daha önce hiç görmedikleri bir dünyayı göstermişti onlara. Tek bir beyaz kuş, mükemmel ayın altında tüm zarafetiyle süzülüyordu. İki çocuk, peri masallarındaki özgür canlılara hayranlıkla bakarken birbirlerine bir söz verdiler... Bir gün engin gökyüzündeki beyaz kuşlar gibi uçacaklardı birlikte. "Doğduğumuzdan beri birbirimizden başka kimsemiz olmadı." "Gitmemiz gereken gün geldiğinde, hayatımızın geri kalanını beraber yaşayalım." Uzun yıllar sonra, içlerinden biri sözünü tutmadı ve yalnız başına uzaklara gitti. Heyhat, parlak bir geleceğe kaçış değildi bu, daha karanlık bir gecenin içine gömülecekti. Hem rüyanın hem de ikisi için vadedilen acının yarısı onunla birlikte gitti. Sonrasında ilk Ay İlahicisi olan Aila, o günden itibaren iki kat daha fazla ızdırap çekmeye başladı. "Demek sen de bunca zamandır bana yalan söylüyordun... Güvendiğim yegane kişi olan ablam..." "Ama sana gönül koymayacağım... Uzaklardaki gökyüzüne dair umudumu kaybedeli uzun zaman oldu zaten."

Ayaz Müridinin Çılgınlığı

Ayaz Müridinin Çılgınlığı

Kadim Kum Taneleri

Önceki sahibinin sanrılarıyla birlikte uzun zaman önce durmuş saf bir saat.

Hikâye

Donuk ışığın gümüş bir ayna misali paramparça olduğu ama yeni ayın henüz yükselmediği bir dönemdi. Yok olma gününden bu yana nesillerdir devam eden büyük plan tamamlanmak üzereydi. Bin yılı aşkındır arındırılan bu soy, sonunda kaderinde Cenneti yönetmek yazılı olan seçilmiş kişiyi doğurdu. Göklerin sahte yedi ışıltısı ayaklarının dibine düşecek, yeryüzünün kemikleri onun peşinden yükselecekti. Zira dünyayla birliğin kaynağı olacaktı, yaradılışın büyük davasını yeniden alevlendirecekti. Uzak kuzeyin kızlarına miras kalan kutsal görevdi bu. Öyle olmalıydı. Öyle olmalıydı... Ancak ayın görünmediği karlı bir gecede, kutsal varisi doğurmak için seçilmiş kız, kuzey diyarından gelen oğlanla tanıştı. Bir kış günü kadar berrak gözlerinde, benliğinin daha önce hiç görmediği bir yansıması vardı. Kalbinde daha önce hissetmediği tek bir kıpırtı, kutsal kadının uzaklardan gelen bu genç subay uğruna kadere sırtını dönmesine yetti. Bu yeni duygunun, aşk denen bu budalalığın uğruna kanlı boynuz tacını kesip attı ve karlı topraklarda bıraktı. Kendi halkına ihanet eden günahkar, nihayetinde kaderindeki görevini gerçekleştirmeyi başaramadı. Deli keşişin gönderdiği bir casus tarafından yakalandı, sevmeye zorlandığı memleketine geri götüreceklerdi onu. Ayaklarının dibinde yatan subaya baktı, kızıl bir örtü yayılıyordu altında. Hançeri kendi boğazına dayadı ve son bir ölümcül öpücük kondurdu. Kutsal varisi doğuramayan kadın aceleyle ve sessizce gömüldü, ölümü kehaneti geciktirmişti. Neyse ki her neslin liderleri kutsal leydinin erken ölümüne uzun zamandır hazırlıklıydı. O dönem Başrahibe olan Lovia, yedek varis vermek için soyun daha küçük bir dalına dönüştü. Ama bu aileden doğan ikiz kız kardeşler, yerine geçmeleri gereken kişinin soluk bir gölgesi gibiydi. Bu, yeteri kadar saf bir çocuğun doğması için yüzyıllar geçmesi gerekebileceği anlamına geliyordu. Büyük davanın ihtişamı çiy taneleri misali avucundan kayıp gidince, ızdırabı ve takıntısıyla deliye dönen boynuz taçlı Başrahibe korkunç bir plan yaptı. Bin yıl boyunca rüzgarın nesilden nesile esmesini beklemelerine gerek vardı ki? Etleri ve kanları gerçek ay ışığının parlaklığını taşıyacak kadar güçlü olmayabilirdi... Ama tüm ███ az da olsa Donuk Ayın bereketiyle kutsanmıştı sonuçta. O halde ███ neden ███ ile arındırmıyorlardı ki? Böylece rahibe, kusursuz ay ışığının adına o kadar korkunç bir eylemde bulundu ki, Donuk Ayın hanımı bile böyle bir günahın karşısında dehşete düşerdi...

Saflığın Görkemi

Saflığın Görkemi

Eonotem Kadehi

Donuk Ayın Çocukları tarafından eski ayinlerde kullanıldığı söylenen saf bir gümüş kadeh. Günümüzde yaptıkları ayinlerde bu tür kaplar kullanılmıyor.

Hikâye

Donuk ışığın gümüş bir ayna misali paramparça olduğu ama yeni ayın henüz yükselmediği bir dönemdi. Uzak kuzeyin çocukları artık göklerin kutsal öğretilerini duyamaz olmuştu ve kadim zamanlardaki gibi öfke alevleri bürümüştü içlerini. Altın Şehir'in havarisinin atalarına bahşettiği mucizelerin nasıl yeniden yaratılabileceğini kimse bilmiyordu. Ancak sürgünlerin ve fanilerin hırsları, tanrılarınkinden bile daha amansızdı. Karanlık ve ıssız buz denizinde bir gecede on bin dönüm verimli toprağı sürebilecek yadigar sandığını kaybeden olursa eğer, yabani boğaları karıklara atın ki tundranın tamamı ateş, çapa ve oraklarla fethedilebilsin. Tanrıları devirebilecek ve sahte gökyüzünü bile delip geçecek oku kaybeden olursa eğer, sabanı kılıç ve bıçağa, orak ve çapayı mızrağa çevirin ki kan, karanlığı dağıtacak bir fenere dönüşsün. En yüce meleğin bahşettiği yaradılış asası kırılırsa eğer, o zaman gelecek sayısız neslin çoğalmasını geriye kalan en ham, en ezeli araç olan hukukla yönetmek gerekir. Bu düzen, kötülük ve sürgünle sulanan kan kutsal tohuma dönüşene kadar, fanilerin soyundan gelenler mükemmel varlıklar olarak doğup dünyayla birleşene kadar devam etmeli. Tüm canlıların azmi ve kararlılığı eninde sonunda bütün felaketlerin üstesinden gelecekti, en azından buna dair inançları tamdı. Neticede halkın geleceğini planlayanlar, genelde ağır eleştirilere doğrudan maruz kalmazlar. "Ah sevgili evladım, en değerli evladım! Al, bu saf ay ışığını iç." "Etine ve kanına işlemesine izin ver ki, sen de tanrıların lütfuna layık olasın." "Altın Şehir'in havarisine bak. Nasıl acı şaraptan içip yurttaşlarının özgürlüğü adına savaştıklarını hatırla!" "Onun gibi sen de bu mesrur acıya kucak açmalısın, zira bir gün bundan mükemmeliyet doğacak." İkisi de artık gümüş kadehin içindekinin ne olduğunu anlayamıyordu. Ama nazik büyükannesi böyle diyorsa bu da tanrıların isteği olmalıydı. Evet, evet. Her şey mükemmeliyet içindi, bin yıldır var olan dileğin gerçekleşmesi uğrunaydı. Kehanette geçen Cennete ve bir gün gökten geleceği bilinen krala ulaşmak için, insanın önce kirliliği ve acıları aşması gerekirdi...

İnançlının Kutsal Tacı

İnançlının Kutsal Tacı

Logos Tacı

Ormanın elçisinin boynuzları model alınarak yapılmış saf bir aksesuar.

Hikâye

Donuk ışığın gümüş bir ayna misali paramparça olduğu ama yeni ayın henüz yükselmediği bir dönemdi. Uçsuz bucaksız tundradaki yalnız bir kıvılcım gibi, tanrıların kadim lütfu da söndü en sonunda. Boş ay gökyüzünden gidince, ayın yerini dolduramayan dünya da solmaya başladı. Geçmişin büyük başarılarına imza atan keramet sahipleri geçici dualara, dualar ise kitlelerin sessiz kaygılarına dönüştü. O çürümüş ve aysız gecelerde, en saf kana sahip olan kutsal kadın bile atalarının bir zamanlar yaptığı gibi, ışığın akışını dokuyup dünyayı sarsacak bir şarkıya dönüştürmeye zorlanıyordu. Uzak kuzeyin ataları, merhum tanrılarına tapmaya büyük hevesle yemin etmiş olsalar da, onların soyundan gelen ve mehtaplı kürede yaşayan faniler, titrek bir alev kadar geçici hayatlar yaşıyorlardı. Geçmişte kutsal kadınlar ve Başrahibeler tanrıların lütfunu aktarabildiyse, yeni ayın da paramparça ışıkların arasından hâlâ yükselebileceğine inanıyordu insanlar. Bu yüzden lütfun son zerresi yok olduğunda ve artık tanıklık edilecek mucizeler kalmadığında, sözde inanç ve sözde yalanların arasındaki çizgi, sabah sisi gibi incecik ve kırılgan bir hal almıştı. Efsaneye göre günümüzde Ay İlahicilerinin giydiği boynuz tacı, Donuk Ayın öldürülmeden önce bahşettiği bir hediyeydi. Gümüş ağaç parçalara ayrılmıştı, artık beyaz dallarından mahrum kalan azizler yeni taçlar için yalvarıyorlardı. Onlara acıyan ayın hanımı, doğumlarından itibaren taşıyacakları kutsal taçlar örmüş kusursuz ay ışığından. Son Başrahibe, tacını soğuk ve sarsılmaz demirden dövmeyi bu yüzden seçmişti. Genç Lovia o zamanlar yalnızca bir rahibeydi, daha önce ayın lütfuna hiç şahitlik etmemişti. Hem kendisini hem de başkalarını kandıran bu teselli edici yalanın hâlâ inançsız müritleri bir araya getirebileceğini umuyordu. Aradan onlarca yıl geçtiğinde ve sahte boynuzlu tacı kirli, yozlaşmış kanın içine düştüğünde görebildi gerçeği. Gözlerindeki yansıma hâlâ kusursuz ay ışığı değildi, kendi gölgesinin tamamen yuttuğu soğuk geceydi.

Katkılar
İpeksi Ayın Serenadı — Eserler | Genshin Impact Veritabanı